emrettiği şeydir.
Bunu şu husus açıklığa kavuşturur: Genellikle hemen her fiil, kendisinden daha uzun olana göre hafif, daha hafif olana göre ise uzun diye nitelenebilir. Dolayısıyla namazı hafif tutmanın dilde başvurulabilecek belirli bir sınırı yoktur (1). Bu, hırz (korunaklı muhafaza yeri) (2), teslim alma ve ölü arazinin ihyası (3) gibi, belirlenmesinde örfe başvurulan hususlardan da değildir.
İbadetlerin esasında olduğu gibi, miktarlarında, niteliklerinde ve yapılış biçimlerinde de şeriatı koyanın hükümlerine başvurulur (4). Eğer namazı hafif tutmanın ve kısa kılmanın ne anlama geldiğini belirlemek için insanların örf ve âdetlerine başvurmak caiz olsaydı, namazın kılınış biçimleri ve süreleri, belli bir ölçüye bağlanamayacak derecede birbirinden farklı olurdu.
Bu yüzden, Allah’ın kalbini ters yüz ettiği bazı kimseler, emredilen hafif tutmayı mümkün olduğunca hafif tutmak diye anlayınca, namaz ne kadar hafif tutulur (5) ve kısa kılınırsa o kadar faziletli olacağına inandılar! Böylece onlardan birçoğu (6) namazı ok gibi hızla kılıp geçmeye, rükû ve secdede süratle “Allahu ekber” demekle yetinmeye başladı. Secdesi neredeyse rükûunun önüne geçiyor; rükûu da neredeyse önüne geçiyor