müminler! Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” [Nur/31]. Üzerinde Allah’a veya O’nun kullarına karşı bir hak bulunan kimsenin (1), bu hakkı yerine getirerek sorumluluktan kurtulması gerekir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yüce Allah’ın hakkını insanların haklarına benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah’a olan borç, ödenmeye daha layıktır” (2).
Şu Zāhirīnin, cehaleti ve aykırı görüşlerine düşkünlüğü sebebiyle (3) kendi ilkesini çiğnemesi hayret vericidir. Mezhep arkadaşlarının ilkesi şudur: Farz olduğu icmâ ile sabit olan bir yükümlülük, ancak aynı şekilde bir icmâ yahut kabulünde ihtilaf bulunmayan (4), sabit bir sünnetle düşer. Farz namazların (5) yükümlülüğü de icmâ ile sabittir.
Ardından, ihtilaflı görüşler arasından çeşitli beldelerin âlimlerinin görüşleri dışında kalan aykırı bir görüş (6) ortaya koymuş; bu konuda rivayet edilmiş bir sünnet bulunmaksızın ona uymuştur. Böylece farz olduğu üzerinde icmâ edilen bir yükümlülüğü düşürmüş, kendi ilkesini çiğnemiş ve kendisini unutmuştur!
Daha sonra, Davud ve mezhep arkadaşlarının görüşünün, namazı kasten vaktinde kılmayan kimsenin onu kaza etmesinin gerekli olduğu yönünde olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: “İşte Davud’un görüşü budur. O, Zāhirīlerin önde gelen ismidir.”
Ben bu Zāhirīyi, selef âlimlerinin topluluğundan ayrılmış biri olarak görüyorum