ve bu kimselerin böylesine az bir imana sahip olup da namaz kılanlardan olduklarının düşünülmesi mümkün değildir; zira şöyle denir: “Eğer namaz kılan kimselerdenseler, namazın o büyük sevabı nereye gitmiştir?”
= Buna birkaç yönden cevap verilir:
Birincisi: Hadisten çıkarılan bu dolaylı anlam, hadisin açık ifadesiyle çeliştiği için geçersizdir. Nitekim hadisin açık ifadesi, kendilerine şefaat edilen bu kimselerin namaz kılanlardan olduğunu açıkça göstermektedir. Hadiste, şefaatçilerin kardeşleri için Rablerine şefaatte bulunurken şöyle dedikleri aktarılmıştır: “Rabbimiz! Bunlar bizim kardeşlerimizdir; bizimle birlikte namaz kılar, bizimle birlikte oruç tutar ve bizimle birlikte amel ederlerdi..”
Bu ifade, böylesine az bir imana sahip oldukları belirtilen bu kimselerin dünyada kardeşleriyle birlikte namaz kıldıklarını ve amel ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla söz konusu dolaylı anlamın delil olarak ileri sürülebilecek bir gücü kalmamıştır.
İkinci cevap: Namaz kılan ve oruç tutan kimselerin —bu iki ibadetin sevabı Allah katında pek büyük olduğu hâlde— kalplerinde böylesine az bir iman bulunduğunun söylenemeyeceği ve bu güçlüğün ancak onların dünyada amelleri terk ettiklerini varsaymakla giderilebileceği iddiası = kabul edilemez. Çünkü bu amellerin sevabının mahsuplaşma ve hesap sonucunda kaybolmuş yahut dünyada boşa çıkmış olması mümkündür. Böylece bu amelleri işleyenler, hiç hayır işlememiş; ne namaz kılmış ne oruç tutmuş ne de başka bir hayır yapmış kimselere benzer hâle gelmiş olabilirler.
Kitap ve sünnette bu anlama delâlet eden pek çok delil vardır. Bunlardan biri de Ebû Hüreyre’nin, Allah ondan razı olsun, rivayet ettiği şu hadistir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Müflisin kim olduğunu biliyor musunuz?”
Onlar, “Bizim aramızda müflis, ne parası ne de malı olan kimsedir.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Asıl müflis,