ve kalplerin amelleri konusunda. Şunu bir düşün: Bir kulun kalbinde (1) mükâfat vaadine ve azap tehdidine, cennet ve cehenneme, Allah’ın kendisine namazı farz kıldığına ve onu terk ettiği için kendisini cezalandıracağına (2) dair iman bulunurken; sağlıklı ve afiyette olduğu, namaz kılmasına engel hiçbir durum da bulunmadığı hâlde namazı terk etmekte ısrar etmesi insan tabiatıyla bağdaşır mı?
İmanı, kişi hiçbir farzı yerine getirmese ve hiçbir haramdan kaçınmasa bile, sadece tasdikten ibaret sayanların gözden kaçırdığı husus budur. Oysa kulun kalbinde, onu hiçbir itaate ve hiçbir günahtan kaçınmaya sevk etmeyen kesin bir imanın bulunması, kesinlikle imkânsızdır (3).
Biz de şöyle diyoruz: İman tasdiktir. Ancak tasdik, haberi verene boyun eğmeksizin yalnızca onun doğru söylediğine inanmak değildir. Sırf onun doğru söylediğine inanmak iman olsaydı, İblis, Firavun ve kavmi, Salih’in kavmi ve Muhammed’in Allah’ın resulü olduğunu kendi oğullarını tanıdıkları gibi bilen Yahudiler de tasdik sahibi müminler olurlardı! Nitekim Yüce Allah, “Onlar seni yalanlamıyorlar” buyurmuştur; yani senin doğru söylediğine inanıyorlar. “Fakat zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” [En‘âm/33] İnkâr ise ancak hakikati bildikten sonra söz konusu olur.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İçten içe onların doğruluğuna kesin olarak inandıkları hâlde, zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inkâr ettiler.” [Neml/14]